Yeni bir gerçeklik deneyimi; Durmak ve Dinlenmek :)

”Yaparak” var olacağına şartlanmış zihinler için evet yeni bir gerçeklik alanı :)
Hem durma hem dinlenme kuşkusuz çok boyutlu ve aslında içinde nitelikli bir dinamizm barındıran eylemler :)
Ah bu evrenin yaramaz çocuğu paradokslar; hem dinlenme hem eylem nasıl bir arada oluyorsa :)

Dur! uyaranı ile yıllar önce adamın Gurdjieff’in iyi bir öğrencisi olan Ouspensky’nin Dördüncü Yol kitabında karşılaşmış ve bir çakılmıştım olduğum an ve yere…hem kendi içimde hem de dernekte arkadaşlar arasında günlük pratiklerimizden biri haline gelmişti; birden birimiz Dur komutu verir, hepimiz o an ve yerde Kendimizi Hatırlama egzersizi yapar, ardından da paylaşımlarımız ile kahkahalara gömülürdük…..Gel gör ki üniversite öğrenciliğinin dayanılmaz hafifliğinden iş hayatının kızgın sularına geçince değişmez kaderimiz Unutma’ya tabi olsak da en azından zihinsel olarak Dur egzersizi uzun yıllar benimle birlikte kaldı.

Ve fakat yetişkin olmanın getirdiği çoklu sorumluluklar, kurumsal hayatın sonu gelmez talepleri bir de bunlara eşlik eden mükemmeliyetçi bir kimlik bir araya gelince ”Dinlenme” diye bir kelime yıllarca gerçekliğimde olamadı.
Tek gerçekliğim koş kızım koş, yapılacaklar listesini aman es geçme, oraya koyacağın her bir tık göğünde parlayan bir yıldız olacak ve o yıldız sana hep güç verecek.

Sağolsun verdi; ”başarı” olarak nitelenen bir dolu şey hakikaten ”yaparak” oldu lakin her şeyin bir bedeli var ve Zaman dediğimiz o akış hali tüm bunların seceresini bir bir önüne koyuyor.

Zaman hakikaten çok acayip bir şey; gerçekten lineer değil ve fakat entropi diye büyük bir hakikati de barındırıyor.

Bugün 52 yaşımda zihinsel ve bedensel mutlak bir ihtiyaç olarak gerçekliğime giren Dinlenme eylemini bir bebeğin dünyayı tanıması gibi en baştan öğreniyorum.

Durduğumda ne çok şeyi görebildiğime hayretler ediyorum mesela :)

Balkon demirine asılmış minik saksıdaki çiçek, apartman bahçesine park edilmiş bisiklet, yeni yıkanıp asılmış sakız çamaşırlar, fırından ekmek veren amcanın yıllanmış elleri, ağaçların üzerinde esen rüzgar ve yapraklar üzerinde titreşen canım güneş huzmeleri…

Duyuşum da artıyor; kaba gürültü arka plana çekilip arka bahçede cirit atan kuşların sevincini duyuyorum mesela;
yan bahçeden tulumba sesi geliyor birden, deliriyorum hemen cama koşuyorum halen tulumbası olan bahçeler olduğuna gözlerim doluyor; üst komşumun telefon konuşmalarında yalnızlığına çare arayan seslenişini duyuyorum örneğin, gülümsüyorum..

Bedenimi daha çok fark ediyorum; ellerimi, ayaklarımı, kalçamı, bacaklarımı, omurgamı, başımı, omuzlarımı…her birinin bir sonraki harekete uyumlanışını ve birlikteliğini izliyorum.

Meditasyona oturduğumda bir süre sonra gelen düşüncelerin yavaşlaması ise gerçek derin dinlenmeyi yakaladığım yegane gerçeklik oluyor; nefes kendiliğinden akarken beden sakinliyor…bazen bir boşlukta asılı kalma hissi ve olan biten her neyse sadece öyle görme hali..işte asıl burası derin dinlenmede az da olsa köklenebildiğim ve beni besleyen, güçlendiren bir çağrı olarak kaydoluyor; ihtiyaç duyduğum an sığınıp dinleneceğim hesapsız sınırsız bir yer şükürler olsun…

Dinlenme üzerinde tefekkür ettikçe bedenim ve zihnim çocukluk ve gençlikte onları memnun eden dolayısıyla dinlendiren anları hatırlıyor :) Neler varmış neler bir bir dökülüyor;

- Söğüt’ün turkuaz sularında saatlerce yüzmek yüzmek yüzmek, güneş ışığının berrak sulardaki kırılışında oyunlar oynamak, taşların şekil, doku ve renklerine hayran olmak, her birini elime alıp izlemek, okşamak, konuşmak,
- Mavi solmuş çiçekli mayosuyla Çeşmealtı yıllarında yazlıkçı arkadaşlarıyla iskeleden sonu gelmez atlama yarışmaları yapmak,
- Gökyüzü ve bulutları izlemek; şekillerini, gelip geçiciliklerini, gün içinde değişen renk tonlarını..
- Güneş doğuş hele de batışlarını kaçımamak için günü planlamak, koşa koşa sahile, balkona ya da verandaya atmak kendini,
- Bitkilerle uğraşmak, bakım vermek, yeni patlayan filizlere delirmek, yapraklarına düşen ışığı izlemek, toprağa dokunmak, ekmek biçmek, havalandırmak ve o kokuda bir süre kalmak….doğadaki her bir bitkinin eşsiz biricik yaratılışına hayran olmak,
- Gece yarılarına kadar tek başına artistik patinaj şampiyonalarını izleyip hayal kurmak,
- 4 tekerli patene razı olup Karşıyaka sahilini boydan boya arşınlamak düşe kalka çarpa dura hep bir heyecanla,
- Söğüt’te, koyun en solunda, hiçbir yapay ışık ve sesin ulaşamadığı o sadece senin olduğun gecede sabaha kadar başının üzerinde asılı milyarlarca yıldız ve Samanyolu’nu izlemek..altındaki yerin yok olması, o göğün seni içine alması ve adeta ilahi bir senfoninin içinde huşu ile lime lime çözülmek gözlerinden tebessüm ile yaşlar süzülürken…

Şimdi bu satırları yazarken o anlara gittim ve durdum; dinlenmedeyim :)

30.Mayıs.Cumartesi, 16.11

50 sonrası Kendime Notlar Serisi :) Dinlenmeyi Bil !

Hoşgeldim !

Hem bu sayfalara hem 50 sonrası patlayan nice idrak tohumlarına…hoş rakamla doğrusal bir ilişkisi olmasa da, farkındalık, uyanış, idrak, aha be dediğin an’lar yaş aldıkça birikiyor, bu da bir gerçek..

Şimdi bugün hayatın geçtiğimiz hafta ve aylarda üzerime boca ettiği nice fırtına & yağmur & doluya dönüp baktığımda kendime ilk notum; derinlerden yükselmeye başlayan DUR sesini bastırma! O bir uyaran; sesini kısma! İnatçı Ben’in ”Ben yaparım”larına prim verip kendini onlarca parçaya bölme.
Diğerlerinin acısı ile kendi acını ayrıştırmayı bil ve sakın acı yarıştırma! Kurtarıcı değilsin, sınırlı bir varlıksın neticede, kabul et ve haddini bil! Tükenme eşiğine gelmeden bu yaşamda sana yuva vazifesi gören bu beden ve zihnine itimam göster; yakınma hikayeleri canlanmaya başladı mı bil ki ardından ciyaklama serisi ortalığı toza dumana katacak; o sebep basit kaldıracı hemen devreye sok; DUR ve DİNLEN! Bir dolu gereksiz bilmişliğini bırakıp, kıçını kırıp oturmayı öğren!
Bak bakalım yaparak var olmaya şartlanmış o koşullu zihin durup dinlendiğinde neler oluyor?

Bu akşam dinlenme üzerine tefekkür et; buraya da kaydet.

29.Mayıs.2026, Cuma.

Bir Şeyler Oluyor….

Derinden, yavaş yavaş, ilmek ilmek büyük bir şefkat ve özenle işlenen değişimin gözle görünür tezahürleri, hayatlarımıza ”basit” bir virüs ile geldi çaktı bir yumruk, yerle bir etti yerleşik her türlü ”düzeni”.

Hoşgeldin Covid19 Tsunami’si !

Durduk, tüm ezberler, tüm anlamlar, tüm normaller, içimizdeki yer ve gök, dünyanın yer ve gökü fena sallandı, halen de sallanmaya devam ediyor, edecek..

Bu gözle görünür ilk Işıktı belki ama daha niceleri yanmaya devam edecek, biliyoruz…
Galakside kayan milyonlarca Yıldız gibi yıldızlar çakacak hayatlarımızda ardı ardına.
Devre sonunun son demlerindeyiz, çok açık görüyorum, görüyoruz..

Bir şeyler oluyor, anlatamıyorum.

Ölüm yanı başımda, kendi ellerimle toprağa, organik hayata teslim edip, Işıklara,
Asli vatana uğurladığım sevgililerim var.
Yaşam ve Ölümün aynı yerde, aynı An’da kol kola iç içe attığını gördüğüm günler.
Acı ile birlikte durup, onunla şu An ve burada kavgasız isyansız yeni bir ilişkiye girdiğim günler..
Birileri ağlarken yamacımda, Ölüm ve onun yasına kocaman sarıldığım günler..
Rüzgarın ağacın dalları arasından usulca süzülüp bilincimin içine girdiği, orada ekili bir dolu idrak tohumunu canlandırdığı günler.

Daha uzun durabildikçe, daha uzun izleyebildikçe, daha uzun İnsan’da susup, daha çok Doğa’daki bilgeliğin yansımalarında kalabildikçe, kendiliğinden patır patır çiçeklerin açtığı günler zihnimde..

Her şeyin birbirine daha çok yaklaştığı, her şeyin Asli düzen içinde zaten yerli yerinde olduğunu fark ettiğim günler..

Kendime daha çok yerleştiğim, kendimi Dünyanın zemininde, ondan ayrı göremediğim,
bununla beraber kendim ve diğerlerinin birbirinin içinde erimeye başladığı günler.

Daha çok sever, daha çok susar, daha bir genişlikle kucaklayabildiğim günler doğuyor bitiyor,
doğuyor bitiyor..tamamlanma diye bir mefhumun olmadığına yaklaştığım günler..

Her gün ile başlayıp her gün ile sonlanma ihtimalini daha sık hatırladığım günler.

Hayatın tam da burada, şu anda, şu satırları yazan ellerimde aktığına minnet ve imanla eğildiğim günler.

Durmak güzel, dilde susmak, kalp ve idrakte genişlemek daha da güzel..

Bir şeyler oluyor, acayip, anlatamıyorum..

Anlatma ”gerekliliğinden” sıyrılmaya adım attığım günler.

Kendi içimde çalmaya başlayan Dünyanın müziği ile ritim tutmaya başladığım günler..

Müziği kulaklıkla değil, tüm bedenimle duyabildiğim günler…

Müziğin evrensel kanun ve ilkeleri kapsayan formülasyonunu,
arabanın döner tekerleğinde, başımın tepesinde şakıyan minik serçenin neşe dolu sesinde,
rüzgarın deniz üzerinde kopan uğultusunda fark ettiğim günler…

Sezgilerimin açıldığı, onları daha net duyduğum,

Yaşama Aşık olduğum günler, anlatılamayan güzellikte…

Birikenler…Over Explaining ve Boşluk

Kağıt ve kalem aşığı olduğumdan küçük manifestomda biriken notlarım, önce ana başlıklar, sonra dip notlar :)
Farkındalığımda yakaladığım minik çakmalar. Altı,üstü, sağı,solu,bir diğer görünümü belirginleşir zamanla..
Şimdilik böyle,

1.Over explaining…hep bir anlatma, açıklama, bazen uzatma, uzun ve birbirinin içinde kaybolup savrulan cümleler, sonra derleyip toparlama çabası..Yok anlamadı, başka türlü anlat sesi. Diğerlerinin anlama sorumluluğunu aşırı benimseyiş. DURAMAMA hali.
Gördüm. Sıkıntı kendimi anlatamama, yeterince açık, net, sade, olduğum haliyle kabul edilmeyeceğimden korkan bir kimlik.
Kendimi olduğum şu hallerimle kabul edemeyen kimliğin sesi.
Kendini hep daha fazla daha uzunnn anlatma derdi. Yine YETERSİZLİK, DEĞERSİZLİK, BAŞARASIZLIK teması.
GÜM. Kalbim sıkışıyor. Çakma büyüdü, ışık oldu. DUR dedi, zorlama, bırak, kendi yakandan düş.
Açıl, açık ol. Olmakta olan neyse, o haliyle öyle. Sen de.
Beden ve zihnini daha çok hizalamak için otur, dinle, izle, O AN’da etrafta ve kendinde olan salınımları gör. Etiketlemeden kucakla.
Ufak adımlar, her adımda bir parça daha şefkat ve KABUL, KABUL, KABUL…KAL. Burada dinlen.
İlle de diğerlerine kanıtlanacak bir şeye takılıyorsan, bu her halinle VAR OLDUĞUN tek gerçeği olsun.
Başkalarının BEKLENTİLERİNİ karşılama tuzağına yaklaştığın anları fark et, burada Özgürlük yok.
Özgürlük, kendi varlığında Işık ve Karanlığın birbirini kapsadığı yerde.
Bu yalın gerçek içinde nefeslerini uzat.
2.Boşluk…atmosferi saran, var olan her şeyi kapsayan, ellerinin, sesinin, kokunun, gözünden düşen yaşın, nefesinin içinde barındığı kocaman alan…doygun, bütün, tam, kapsayıcı, hafif, sessiz, Alem’in şefkatinin ta kendisi, olgun ve ağırbaşlı…her şeyin KABULDE olduğu o engin huzur alanı.
Derinlik, hem yatayda hem dikeyde, yönsüz, 360 derece…Sevginin tezahür alanı…

Bir sonraki başlık Zihnin Doğası üzerine, şimdiden buraya not ettim.
27.Nisan.2020, Pazartesi.

Interstellar…İzliyorum, İzliyorum, Ağlıyorum…

Ve yine ve yine…
Oturdum, izledim, yine ağlıyorum, içim taşarcasına, tüm insanlık adına, herkesin acısını ta göğsümün ortasında hissedercesine…
Bu Gezegeni çok seviyorum,
Bu devre, bu okul her ne şekilde kapanacak olursa olsun, burada yaşamayı, Uzay ve Zamana tabi olmayı,
Sevmeyi, dokunmayı, sarılmayı, İnsanları ve oğlumu çok seviyorum.

Yarın dediğimiz zaman diliminde gözlerimizi açacak mıyız bilmiyorum oğlum,
ama unutma, her nerede olursak olalım, Uzay ve Zamanı aşan tek güç bizi birbirimize bağlı tutmaya devam edecek.

Sana aktarabildiklerim kulağında her daim çınlasın ve göz kapakların altında saklı dursun,
Sesim ihtiyacın olduğunda her an seninle olsun.

5 boyutun içine hapsolmuş bu güzel gezegendeki varlığmız vazifesini yerine getirerek tekamülüne devam etsin.

Dünyaya uzanmana aracılık etme vasfıyla,
Annen

Kırılganlığın İçindeki Yaratıcılık ve Cesaret Üzerine….

Kelimelerle zeki oyunlar oynayıp onlardan yeni dünyalar yaratmaya aşık ben, bugün o kelimelerin altına işlenen toplumsal manalara savaş açan bir Don Kişot haline geldim! Çok seviyorum bu Don Kişot kimliğimi, gerektiği zaman rahat durmuyor, anında arzı endam ediyor sahnelere..

Kırılganlığın ‘zayıflık’ adledildiği, zayıflığın ‘güçsüzlük’ ile eş anlamda tutulduğu, güçsüzlüğün ise varoluşsal bir suçluluk duygusu haline gelip,
insanların kırılgan olmaktan ölesiye korktuğu günümüzde, kırılgan olma cesareti ile kol kola durabilen insanlar bence dünyanın en büyük gücüne sahipler ki, o da KENDİLERİ OLABİLME gücü….

O güç ki, içinde hayat ne getirirse getirsin korkusuz, hesapsız, beklentisiz, olan her neyse onunla birlikte durabilme esneklik ve özgürlüğü var:

Acıysa acı,
Gözyaşıysa gözyaşı,
Kayıpsa kayıp,
Yassa yas,
Sevinçse neşe,
Aşksa aşk,
Batmaksa batmak,
Tökezlemekse tökezlemek,
Sıçmaksa sıçmak,
Yumruğu yiyip kıçının üstüne oturmak,

En basitinden en beter olarak gördüğümüz her durum içinde -ki bu sınıflandırmalar da tamamen bizim uydurmalarımız- kendini dürüstçe karşılayıp, ‘evet olmadı, batırdım şimdi çok üzgünüm ya da çok öfkeliyim, çok incindim, ağzını burnunu dağıtıp en azından bir eşitlik sağlansın istiyorum’ duygusunu olanca gerçekliği ile yaşayabilmek ve lakin durup burada bir soluklanabilmek bir temiz ağzı burnu dağıtmadan, kendimizin de karşımızdakinin de…o bir solukluk duraklamada tüm resim değişmeye başlıyor çünkü, içinde biriktirdiğin bir dolu zehirli gaz makul iki cümle ile çözülüveriyor ve o kırılganlık dediğimiz narin kaynak sahici bir güce dönüşüp bizi özgürleştiriveriyor…

Nasıl güzel nasıl rahatlatıcı nasıl insanca bir duygu…
Kırılgan olmanın nesi zayıflık nesi ‘yetersiz’ bir kişilik özelliği Allahaşkına?
Yıkalım şu inançları, yeniden yapılandıralım anlamları.
Hatta boşaltalım tüm anlamları zihinden, hür bırakalım olan biteni adlandırmayı…

Ayrıca şu farkındalıkla bakışımı nereye çevirsem gördüğüm yalın bir gerçek var ki, kırılganlıkta müthiş bir yaratıcılık var!
Yaşamayı göze aldığın, korkudan titresen de üzerine yürüyüp içinden geçtiğin her türlü duygu düşünce eylem, kendi küllerinden eşi benzeri olmayan Zümrüdü Ankalar doğuruyor çünkü…. ve o Zümrüdü Ankalar içinde zamanın sınırlarını aşan hakikat tohumları var!

O tohumlar öyle bir ateş ki, düştüğü her yürekte alev alıp, İnsanlık deneyiminde hepimizi birbirine bağlıyor.

Dün akşam katıldığım ve halen etkisiyle titrediğim Şebnem Ferah konseri işte tam da bu satırların canlı bir eylem haliydi adeta.

O sözler, o müzikler, o fotoğraflar, o orkestranın birlik beraberliği, notaların sese dönüşündeki büyü, her bir enstrümanın sıradışı kullanımı,
şarkılar arasındaki samimi sohbetler, akıp giden ahenk, o ahenkte titreşen huzur neşe ve biriciklik..ancak KIRILGAN olmayı göze almış bir kalbin yaratımları olabilirdi…ve bu kırılganlıktan çıkan cesaret ve dürüstlük, belki de nesillerce aktarılacak canlılık ve gerçeklikte şarkılar yapmasını sağlamıştı.

Nasıl temiz bir saygı duydum içimden, dua ettim iyi ki kırılgan olmayı göze alıp cesurca kırılganlığına sahip çıkan ve bunu bir materyal olarak kullanmak yerine hakikatiyle kendi gerçekliğinde taşıyabilen böyle insanlar var diye…

Sonra bir kez daha anladım neden bu kalpleri kendime bu kadar yakın, bu kadar kendi hizamda ve içimde hissediyorum..

Çünkü kendime karşı gözlerim zaman zaman acımasızca kör olsa da,
yaşadığım, bile isteye yaşamayı seçtiğim, inatla üzerine gidip denemeyi göze aldığım, dizlerim ya da kıçımın üstüne çöküp isyan naraları savursam da devam ettiğim her eylemimde azar azar kırılganlığını kucaklayan, onu kullanmayı öğrenerek yeni rotalara yelken açan Ebru var!

Bir kere uyandın deli kızım, kırılganlığının içindeki öfke ve ateşin seni taşıyacağı okyanusu az çok görüyorsun, yüzmeye devam..

Yarınlar kadar yakın içimde fırtına,
Bu dalgasız deniz durgun aldatıyor inanma,
Yaslanıp gururumun kambur sırtına,
Kendime rağmen durmam basar giderim diyen Şebnem’den, Ben’den ve daha ismi olmayan nicelerinden…

08.Mart.2020, Pazar..

Bir Diğerini Severek Kendimi Sevmeyi öğreniyorum….

Her zamanki gibi,
Zoru seçerek,
Kendimi sevmeyi bir diğerini severek öğreniyorum.
O’nu sevmek bana her geçen gün kendimi daha çok sevmeyi öğretiyor.
Bu yüzden daha da çok seviyorum.

Bir karar aldım.

Bir diğeri sevilmekten,
Sevgi kelimesini barındıran cümleler duymaktan,
Sevginin kapsayıcı eylemi içine kendini bırakmaktan,
Sevilmeye ihtiyacı olduğunu görüp kabullenmekten,
Sevilmeye değer olmadığını düşünüp,
Sevilmekten, UTANÇ ve KORKU ile kaçıyor diye,

Ben Sevmekten,
Sevgiyi ifade etmekten,
Sevgimi paylaşmaktan vazgeçmeyeceğim!

Kendi duygularıyla yüzleşmekten korkan insanlara,
Konfor alanlarından çıkmamaları adına hizmet etmeyeceğim.

Bir Sevgi direnişçisi olacağım!

Korkunun da, utancın da, psişelerimize kazınmış değersizlik duygusunun da canı cehenneme!

Her birimiz tüm bu duyguların çok ötesinde,
Sevgi planının eşsiz uzantıları olan Varlıklarız…

ASL’ımıza dönüşe az bir kala….

20.Kasım.2019, Çarşamba

Soru Yok. Cevap da…

Bugün bir şey oldu.
İki soru arasında düşüncelerim tatlı talı seyr ederken,
Gözlerinin İçini Gülümseten şeyi Bilmek istiyorum,
Anlayışlı Olmak ne zaman iyi değildir…

Tatlı ama sert bir rüzgar esti deniz üzerinden..
Dalgalar kıyıyı öptüler..
Başımın üzerindeki koca çam dalları konsere başladı.
Güneşin bacaklarımın arasına uzanan sıcaklığını hissettim.
Karıncaların tırmandığını gördüm en son..
Başımı yumuşakça bıraktım sırtımı dayadığım eğri büğrü sert kayaların üzerine.
Gözlerimi kapadım, iyice gevşemişim…
Birden gözlerimin önünde Güneşler patlamaya,
Sayısal ifadesi mümkün olmayan çoklukta yıldızlar üzerime yağmaya başladılar.
Nefessiz kaldım.Öldüm sandım.
Güneşlerin aydınlığı içinde tarifi imkansız renk ve galaksi kümeleri acayip bir hız ile iç içe geçip benzer hızla ayrılmaya başladılar.
Bir girdap etkisi kulaklarım içinden geçip tüm bedenimi havaya kaldırdı adeta.
O güneşlerin içinde uçuyordum.
Şaşkınlık, korku ve merak…hepsini aynı anda hissettim.
Ve birden hepsi bitti.
Uçsuz bucaksız sonsuz bir alem, ışıl ışıl trilyonlarca yıldız kümeleri, bulutumsu galaksiler, patlayan Güneşler, elimi uzatıp dokunmak istediğim an sönen Yıldızlar…
Kocaman bir Sessizlik..Sessizliğin içinden akıp her yanı kaplayan acayip bir Sevgi…Huzur..tarifi mümkün değil.
Ağlayamıyorum. Başka bir duygu hali olmalı bu yoğunluğu akıtabilecek.
İçim büyüyor, omuzlarım taşıyor, burnum yanıyor sızıdan..
Burada bir şey oldu işte.
Birden tüm sorularım tükendi.
Asılı olduğum bu tabloda SORU yoktu. Dolayısıyla Cevaplar da yoktu.
Tek bir şey vardı.
Sadece OLUŞ.

Her şeyin aynı kaynaktan zuhur ettiği büyüleyici bir OLUŞ hali.

Durdum.
Tüm kelimeler tükendi.
Ne konuşacak ne de anlatılacak bir şey vardı aslında.
Sadece gözlerimizin içinden gülümseyen o ilahi düzen vardı…
Her bir sevgi ve şefkatli uzanışta patlayan Güneşler,
Her bir dokunuşta ışıl ışıl yanan Yıldızlar vardı…
Kalbimizi açtığımız her bir Can ile büyüyen Galaksiler vardı…

Sustum.
O eşsiz tabloyu Sevgili eyledim.
Aldım, göz kapaklarımın altına koydum.

Bugün bir şey oldu.
Sözcükler bitti.
O tablo her şeyi kapsadı.

Soru da kalmadı. Cevap da.

Sadece eylem kaldı.
OL eylemi !

1.Eylül.2109, Pazar
Foça günlüğü.

Sadece üç kelime…

Hayat devam ediyor….

Hislerin Tadı Üzerine…

İçime çekiyorum adeta…

Ağlamayı, bedenimin her bir hücresi ile gülmeyi, dans etmenin verdiği içsel özgürlük duygusunu, sarılmanın sıcaklığını, incinmeyi, özlemeyi, kızmayı, sövmeyi, gözlerinin içine bakarak ardını görmeyi, kulaklarım ta kalbinde dinlemeyi, küçük bir çocuğun yanağını okşamayı, onunla hikayeler yazmayı, sarmaş dolaş olmayı, kendime gülümsemeyi, avakadonun ipeksi tadının damağımda bıraktığı yumuşaklığı, günbatımlarının ilhamını, yıldızlara koşmayı, daha da daha da daha da hızlı koşmayı, bazen durmanın telaşsızlık ve şaşkınlığını, ateşin tutkusunu, Güneşin sıcak dokunuşunu, ateşböceklerinin rehberliğini, limon çiçeğinin içimi açan kokusunu, iyi bir kahvenin başdöndürücü sarhoşluğunu, müziğin beni götürdüğü sonsuz alemleri…

Bir dolu bir dolu zenginlik…nasıl tarif edilir ki…

Duyularımı açtıkça, her bir hissi içime çekip yutuyorum adeta…tadına bakarak yaşıyorum…

Ve böylesi çok güzel…

Bırak kalsın!

Giderken iyi ki iyi ki diyeceğim öyle çok şey kaydediyorum ki bu Dünya okulundan…

Kalbimle, 04.Mart.2019